Pazar, Temmuz 07, 2013

O Kuyu Bilir, Kimse Bilmez


-
Malatya’nın küçük bir köyünde tanıyorum, Sırma Nine’yi… Sırma Nine öğrenci olduğumuzu duyunca sağdığı sütten, yaptığı peynirden, yoğurttan sarmalayıp getiriyor. ”Fazla getirmişsin nine…” dediğimde, ”Arta kalanı, götürürsünüz.” diyor. Soğuktan kurumuş ellerine bakınca, elimi nereye saklayacağımı bilemiyorum. Gülüyor, bize…”Akşama bende yiyin yemeği.” diye de ekleyip, çok kalmadan gidiyor. Köyü dolaşırken Sırma ninenin evini soruyorum, gösteriyor arkadaş, aralık olan kapıyı çalarak giriyorum içeriye, bir ot kaynatıyor, ”Bu nedir, nine?” dediğimde, doğum yapan köylüye ilaç yaptığını söylüyor. Derme çatma olan evinde duvarlardaki siyah-beyaz resimler takılıyor gözüme, hiç tanımadığım suretlerin hikâyelerini merak eder gibi, kim olduklarını soruyorum. Sırma nine onları anlatırken, kendi hikâyesini de anlatıyor sanki…
Uzun sıska çelimsiz sıfatlı amca, Sırma ninenin babasıymış, yanında beyaz eşarplı açık tenli hoş kadın da annesi, annesinin kucağındaki erkek kardeşi, babasının elinden tutan, ayakkabıyı ters giyen küçük kız da, kendisiymiş. Tehcir Kanunuyla sürülmüşler, daha sonra haber alamamış nine, zamanla köylü de alıştı bana, diyor… O dönemi sorduğumda aşağıdaki kuyuyu gösteriyor, parmağıyla: O kuyu bilir, kimse bilmez, eskileri…” diyor.
Kaynattığı ilacı götürüyoruz köylüsü olan geline, ”Sırma nine herkesin şifacısı anlaşılan…” diyorum, içimden. Gelin daha önce yaptığı ilacında yaradığını söylüyor ya, meğer herkes sıkıştığında Sırma ninenin babasına gelirmiş o vakitler… ”Size aileden geliyormuş, doktorluk…” dediğimde, gülerek annesinin de doğum yaptıran ebe olduğundan söz ediyor…
Usulca çiseleyen yağmurun pencereye vurmasının çıkardığı sesle, loşlaşan oda içerisinde mantı büküyoruz, akşama… Merakımı gizleyerek alelade bir konudan söz edercesine soruyorum o dönemi, tavan arasında annesinin kardeşini emzirirken gözyaşını tutamadığından, eşinin ailesini güvenli bir şekilde eşlik ederek, küfür eden kalabalığın arasından geçirdiğini, o son sarılışı, kopuşu ve eşinin yaptığı iyilikleri, gözü dalarak, sanki yaşayarak anlatıyor. Eşinin, çocuklarının olmamasına rağmen üzerine evlenmediğini, onu kaybettikten sonra burada yalnız kaldığını anlatıyor… Duvarda asılı olan büyük çerçevedeki siyah-beyaz fotoğraftaki esmer adamın da kim olduğunu anlıyorum artık…
Sobanın fırınında gevreteceğimiz mantı için odun atıyor, sobaya… Nasıl geçindiğini merak ediyorum. Yoğurt, süt ve peynir yaparak köylüsüyle şehre gönderip geçimini sağladığını, gelen iki üç kuruşla da bir başına yetinebildiğini ekleyip, tepsiyi fırına yerleştiriyor, yardımsız… Daha önceden pekmez de yaptığını, ama artık gücünün kalmadığını da ekliyor, üzümleri de köylüler toplar, evlerine götürürlermiş. Yaşını sorduğumda, ”Bir asır vardır.” diyor, sanki bir asır süren ve artık içine kaçan acısını tarihliyor!
Yüzündeki çizgileri izliyorum, birbirine karışmış onca çizgiyi; sadece göz etrafındaki çizgileri gülümsemesine bağlıyorum, diğerleri yılların olmalı… Mantıları çevirmemiz gerektiğini hatırlatıyor, açıyor fırının kapağını, yardım etmek istediğimde bu kez izin vermiyor, bir eliyle ustaca mantıları çevirirken, ”Elin yanar kızım narinsin.” diyor, ama elimin tutamadığı o şey sanki yüreğimi yakıyor, hissine kapılıyorum.
Akşam çöküyor, yer sofrasını toplayıp, mutfaktaki soğuk suyun altında bulaşıkları durularken ben, Sırma nine çay bardaklarını götürüyor, içeriye… Sobanın üzerinde kaynayan çayın fokurdamasıyla beraber, elimi ısıtırken durmuyor, çayın yanında getirdiği bisküvinin imal tarihine bakmamı istiyor, imal tarihinin iki yıl önce geçtiğini gülerek söylüyorum. Şaşkınca bırakıyor bir kenara, daha sonra pestil getiriyor, gün kurusu getiriyor. Çayımızı da içtikten sonra, ”Artık kalkalım.” dediğimizde kendisinde kalmamızı istiyor. Evden ürken arkadaşlar kabul etmese de ben daha güvenli bir ev bulamayacağımın duygusuyla yanındaki ahşap divanın üzerindeki sert mindere seriyorum, yıllanmış çarşafımı…
Işığı, sobanın altını kapatıyoruz, sohbetimiz yatakta devam ediyor bu kez… Dışarıdaki köpek sesinden ürktüğümü anlarcasına, ”Zarar vermezler, buranın canıdır onlar da.” diyor, gündüz dinlediğim o hikâyeyi ve buranın canı olan o sürgün edilmiş insanları düşünerek uyuyorum… Yabancı evin verdiği misafirlik duygusundan mıdır bilmem, sabah ezanıyla uyanıyorum, pencereye yaklaşıp perdeyi aralıyorum. Sırma nine, bahçedeki brandanın altındaki muslukta kollarını sıvamış, abdest alıyor, suyun soğukluğunu hissedip yorganın altına giriyorum.
Sabah uyanıp kahvaltı yapıyoruz, tavuktan yumurtayı zorla aldığını söylüyor, gülümseyerek… Yumurtamı da yiyip, artık gitmem gerektiğini söyleyip, vedalaşıyorum; kırk yıllık ahbapmışçasına… Gözlerim doluyor, ayrılırken, ondan özür dilercesine sarılıyorum. O ise anlatmak istediklerini gülümseyerek veriyor yine, ”Bir daha gel.” diyor ve artık çizgilenmiş yüzü ufukta bir nokta halini alıyor…

Hiç yorum yok: