Perşembe, Kasım 16, 2017

Pazar, Ekim 08, 2017

Perşembe, Eylül 28, 2017

ELİYA KAZAN (1909-2003) 1909 da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Annesi Germir’den Şişman oğullarından 1889 doğumlu Atene Hanımdır. Şişmanoğulları 19.yüzyılda Şirin ve Çorbacı mahallesinde oturmakta olup oldukça kalabalık bir ailedir. 1831 yılında Şirin Mahallesinde mukim Şişmanoğlu Murat (62,bohçacı) ve yeğeni 1817 doğumlu İsak, Atene’nin atalarıdır. Eliya Kazan’ın babası 1877 doğumlu Topuzoğlu Serafim, Kayseri İçeri Şar’da (Kazancılar Çarşısının güney tarafında) Eslim Paşa Mahallesindendir. Kendisinin de belirttiği gibi: “New York’ta birçok halı tüccarının Türk kökenli soyadı vardı ve Hıristiyan olan ilk adlarını çok dilli kentte bile gizli tutarlardı.” Zira bizdeki nüfus kayıtlarına bakıldığında Kazan/Kazanoğlu soyadı Ermeniler arasında yaygın olup Rumlarda pek rastlanmaz. Baba Serafim, ABD ye gittikten sonra halı ticareti yaparken, Ermeni ve Yahudi tüccarların arasında tutunmak için, adını “George Kazan” olarak değiştirmiştir. Anadolu’da yeni doğan çocuklara dedesinin adını vermek âdet olduğundan, Serafim oğluna babasının adı olan Eliya yı vermiştir. Topuzoğlu ailesinden amca Stavro öncülüğünde, Serafim 1913 de eşi Atene ve iki oğlu ile birlikte ABD ye gitmişler. Daha sonra Serafim Kayseri’de bıraktığı babası ile birlikte eşi ve altı çocuğunu da ABD ye getirirken, babası vapurda vefat eder ve cenazesi denize atılır. Kendi anlattıklarından anneannesinin Karayusuf/Karayasef oğullarından oluğunu öğreniyoruz. Karayusuf oğulları da köklü ailelerden olup 19.yy sonlarında Germir-Balaban Mahallesinde mukimdir. Yine Eliya Kazan, annesinin baba tarafından dedelerinin “Murat, ninelerinin de Sultan, Türk adı” taşıdıklarını, onlardan kendisine geçen evlerindeki İncilleri: “Elimde bir tane var Türkçeydi.” diye yazmakta. Babasının muhasebecilik tahsili yaparak kendi işinin başına geçmesini arzu etmesine rağmen, annesi ile birlikte ortaokul sekizinci sınıfta hocası olan Miss Shank Onu Williams güzel sanatlar kolejine yönelterek kendisini “Oskar’a” götüren sanat yolunu açmış oldular. Okul yıllarında “dillerine yabancı, göçmen” çocuğu olmasından dolayı kulüplere bile kabul edilmeyerek devamlı dışlanmıştır. Bu duygularla kendisini tanımlamaya çalışırken “evde annem Yunan yemekleri yapardı” veya “babamla annem aralarında Yunanca konuşurlardı” gibi ifadeler kullanarak “Yunan” asıllı imiş gibi bir tavır sergileme ihtiyacı duymakta.. Hâlbuki baba Serafim hastanede yatarken başucunda Erciyes Dağının resmi asılı olduğu halde, hemşirelere Türkçe küfürler savuruyor, kendisini Türkiye’ye Kayseri’ye götürmesini orada “evin arkasında” ki meyveleri tadıp, Erciyes’in eriyen kar sularından içmek istediğini oğlundan yalvararak rica ediyordu. Kazan kendisine dönüp ABD toplumu ile “uzlaştıktan” sonra “ısrarla kendisinin 'Anadolulu' olduğunu söylerdi. Zira ismi (Eliya) bile Anadoluludur. Eski nüfus kayıtlarında Elya olarak geçen Aliya/Eliya şeklinde söylenen Elya; Tevrat’ta Yerye, İncil’de Elya, Kuran’da Ali dir. Deniliyor. 1955 yılında geldiği Kayseri’de Belediye Başkanı Osman Kavuncu tarafından ağırlanan Kazan, anasının köyünü de ziyaret etmiştir. Kayseri’de gördüğü dostça, candan sıcak alaka karşısında çok etkilenmiş olup,1960 yılında Yassıada da hapis olan ve aralarındaki samimi münasebet sonucu “kardeşi” olarak gördüğü Osman Kavuncuyu ziyarete gelmiştir. Atalarının göç edip gittikleri toprakları görmek onda adeta bir “sıla hastalığı” na dönüşmüştü. 1997 yılında İstanbul’a gelmiş ve gazetelerde buradan Kayseri’ye gideceği haberleri yer almıştı. Erciyes Ünv. Rektörü Sn. Mehmet Şahin Eiya Kazanı kaldığı otelde telefonla arayarak Kayseri’ye geldiğinde Üniversitenin misafiri olarak beklediklerini söylemişler ve o da kabul etmiş. Ertesi günü hava alanında karşıladık ve beraberinde Z.Livaneli olduğu halde üniversiteye geldiler. Her nedense Livaneli içeri girmedi Rektörlük kapısında bekledi ve Kazan kahvesini bitirmişti ki Livaneli gideceklerini söyledi ısrarlara rağmen durmadı Eliya Kazanı aldı gitti. Ertesi gün Milliyet Gazetesine “Çiçeksiz Köy Germir” başlıklı bir yazı yazarak Germir’i tahkir etti. Eliya Kazan Erciyes Üniversitesinden ayrıldıktan sonra babasının halıcı dükkânının olduğu Kapalı Çarşı'ya gitmiş. İç Bedesten de “her halde babamın dükkânı şunlardan birisi olmalıdır, beni yalnız bıraka

 ELİYA KAZAN (1909-2003)
1909 da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Annesi Germir’den Şişman oğullarından 1889 doğumlu Atene Hanımdır. Şişmanoğulları 19.yüzyılda Şirin ve Çorbacı mahallesinde oturmakta olup oldukça kalabalık bir ailedir. 1831 yılında Şirin Mahallesinde mukim Şişmanoğlu Murat (62,bohçacı) ve yeğeni 1817 doğumlu İsak, Atene’nin atalarıdır. Eliya Kazan’ın babası 1877 doğumlu Topuzoğlu Serafim, Kayseri İçeri Şar’da (Kazancılar Çarşısının güney tarafında) Eslim Paşa Mahallesindendir. Kendisinin de belirttiği gibi: “New York’ta birçok halı tüccarının Türk kökenli soyadı vardı ve Hıristiyan olan ilk adlarını çok dilli kentte bile gizli tutarlardı.” Zira bizdeki nüfus kayıtlarına bakıldığında Kazan/Kazanoğlu soyadı Ermeniler arasında yaygın olup Rumlarda pek rastlanmaz. Baba Serafim, ABD ye gittikten sonra halı ticareti yaparken, Ermeni ve Yahudi tüccarların arasında tutunmak için, adını “George Kazan” olarak değiştirmiştir. Anadolu’da yeni doğan çocuklara dedesinin adını vermek âdet olduğundan, Serafim oğluna babasının adı olan Eliya yı vermiştir. Topuzoğlu ailesinden amca Stavro öncülüğünde, Serafim 1913 de eşi Atene ve iki oğlu ile birlikte ABD ye gitmişler. Daha sonra Serafim Kayseri’de bıraktığı babası ile birlikte eşi ve altı çocuğunu da ABD ye getirirken, babası vapurda vefat eder ve cenazesi denize atılır. Kendi anlattıklarından anneannesinin Karayusuf/Karayasef oğullarından oluğunu öğreniyoruz. Karayusuf oğulları da köklü ailelerden olup 19.yy sonlarında Germir-Balaban Mahallesinde mukimdir. Yine Eliya Kazan, annesinin baba tarafından dedelerinin “Murat, ninelerinin de Sultan, Türk adı” taşıdıklarını, onlardan kendisine geçen evlerindeki İncilleri: “Elimde bir tane var Türkçeydi.” diye yazmakta.
Babasının muhasebecilik tahsili yaparak kendi işinin başına geçmesini arzu etmesine rağmen, annesi ile birlikte ortaokul sekizinci sınıfta hocası olan Miss Shank Onu Williams güzel sanatlar kolejine yönelterek kendisini “Oskar’a” götüren sanat yolunu açmış oldular.
Okul yıllarında “dillerine yabancı, göçmen” çocuğu olmasından dolayı kulüplere bile kabul edilmeyerek devamlı dışlanmıştır. Bu duygularla kendisini tanımlamaya çalışırken “evde annem Yunan yemekleri yapardı” veya “babamla annem aralarında Yunanca konuşurlardı” gibi ifadeler kullanarak “Yunan” asıllı imiş gibi bir tavır sergileme ihtiyacı duymakta.. Hâlbuki baba Serafim hastanede yatarken başucunda Erciyes Dağının resmi asılı olduğu halde, hemşirelere Türkçe küfürler savuruyor, kendisini Türkiye’ye Kayseri’ye götürmesini orada “evin arkasında” ki meyveleri tadıp, Erciyes’in eriyen kar sularından içmek istediğini oğlundan yalvararak rica ediyordu. Kazan kendisine dönüp ABD toplumu ile “uzlaştıktan” sonra “ısrarla kendisinin 'Anadolulu' olduğunu söylerdi. 
Zira ismi (Eliya) bile Anadoluludur. Eski nüfus kayıtlarında Elya olarak geçen Aliya/Eliya şeklinde söylenen Elya; Tevrat’ta Yerye, İncil’de Elya, Kuran’da Ali dir.
Deniliyor.
1955 yılında geldiği Kayseri’de Belediye Başkanı Osman Kavuncu tarafından ağırlanan Kazan, anasının köyünü de ziyaret etmiştir. Kayseri’de gördüğü dostça, candan sıcak alaka karşısında çok etkilenmiş olup,1960 yılında Yassıada da hapis olan ve aralarındaki samimi münasebet sonucu “kardeşi” olarak gördüğü Osman Kavuncuyu ziyarete gelmiştir. Atalarının göç edip gittikleri toprakları görmek onda adeta bir “sıla hastalığı” na dönüşmüştü. 
1997 yılında İstanbul’a gelmiş ve gazetelerde buradan Kayseri’ye gideceği haberleri yer almıştı. Erciyes Ünv. Rektörü Sn. Mehmet Şahin Eiya Kazanı kaldığı otelde telefonla arayarak Kayseri’ye geldiğinde Üniversitenin misafiri olarak beklediklerini söylemişler ve o da kabul etmiş. Ertesi günü hava alanında karşıladık ve beraberinde Z.Livaneli olduğu halde üniversiteye geldiler. Her nedense Livaneli içeri girmedi Rektörlük kapısında bekledi ve Kazan kahvesini bitirmişti ki Livaneli gideceklerini söyledi ısrarlara rağmen durmadı Eliya Kazanı aldı gitti. Ertesi gün Milliyet Gazetesine “Çiçeksiz Köy Germir” başlıklı bir yazı yazarak Germir’i tahkir etti. 
Eliya Kazan Erciyes Üniversitesinden ayrıldıktan sonra babasının halıcı dükkânının olduğu Kapalı Çarşı'ya gitmiş. İç Bedesten de “her halde babamın dükkânı şunlardan birisi olmalıdır, beni yalnız bırakanız babamla konuşacağım” dedikten sonra, orada oturduğu bir iskemlede iki saate yakın tefekküre dalmış ve burada: “Ben ne Rumum ne Türk ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum” diyorlar.
Yozgatlı Hasan bir et fabrikasında çalışıyormuş. Görevi yeni gelen etleri dondurucu odasına götürmek ve oradaki askılara asmakmış. 
Tüm gün et taşır, akşamları da dondurucuyu temizler öyle işten çıkarmış. 
Oldukça yapılı, güçlü kuvvetli bir adammış Hasan. İşini iyi yapar, hakka hakkaniyete çok inanırmış.
Bir akşam mesai bitimine doğru dondurucuya girmiş yine. 
Temizliği yapıp çıkmakmış niyeti.
O gün oldukça fazla sevkiyat olduğundan içerisi kan revan içindeymiş. 
Her zamankinden uzun sürmüş işi. 
Hiç fark etmemiş zamanın nasıl geçtiğini. Bakmış ortalık tertemiz olmuş, elini yüzünü yıkamış, önlüğünü asmış ve çıkmak için kapıya yönelmiş. 
Kapının yanındaki zile basmış, dışarıdan birileri açsın diye.
Çünkü dondurucunun kapısı içeriden açılmıyor sadece dışarıdan açılabiliyormuş.
Kapıyı açmaya kimseler gelmeyince, tekrar tekrar zile basmış ama nafile. 
Fabrikada mesai çoktan bitmiş ve herkes evine gitmiş.
İşine kendini kaptıran Hasan zamanın farkına varmamış.
Kolunda ki saate bakmış ki yedi olmak üzere. Millet gideli neredeyse iki saat oluyormuş.
Telaşlanmış, ne yapacağını şaşırmış. 
Bağırmış, çağırmış, kapıyı yumruklamış ama ne fayda. 
Kimsecikler yok ki duyup kurtarsın onu. 
Yere oturmuş ve çaresiz beklemeye başlamış. Ama hiç ümidi yokmuş. 
Günlük giriş çıkışı not ettiği kağıdı kalemi almış ve şunları yazmaya başlamış;
“ Saat 21.00 içerisi çok soğuk üşüyorum.”
“Saat 23.30 sanırım donarak öleceğim. 
Çok üşüyorum.”
“Saat 03.20 ayaklarımı hissetmiyorum. 
Isınmak için yürüyemeye çalışıyorum ama yapamıyorum.”
“Saat 05.10 gözlerim kapanıyor. 
Uyanık kalamıyorum artık.
Ellerim uyuştu yazamıyorum.”
Gün doğarken mesaiye başlayan fabrika çalışanları 06.30’da işe geliyorlar. 
İçlerinden biri dondurucuyu açıyor ve içeride duvarın dibinde büzülmüş vücuduyla yatan Hasan'ı buluyor. 
Ölmüş. 
Bütün fabrika şok içinde. 
Herkes oraya toplanıyor. 
Şaşkınlıktan ve üzüntüden ne yapacaklarını ne diyeceklerini bilemiyorlarmış çünkü termostat 16 dereceyi gösteriyormuş.
Evet dondurucu bozulmuş ve 16 derece ile çalışıyormuş. 
Ama gözü saatte olan ve içeride donarak öleceğine inanan Hasan dereceye bakmayı akıl edememiş ve çok inandığı şekilde donarak ölmüş maalesef…
Bu küçük öyküyü bize yüksek lisans eğitimim sırasında Eğitimde Kalite dersini veren çok değerli Hocam Prof. Dr. Canan Çetin anlatmıştı. Son derece vurucu ve sarsıcı olan bu girişle açmıştı dersini.
Bu akşam haberleri izledim.
Pek çok kanalda sizlerin de gördüğünüz iç sıkıcı, endişelendirici ve umutsuzluğa sevk edici haberler içimi öyle sıktı ki ne yapsak boş, hayat kötü, ülkemiz berbat halde, dünya savaşa gidiyor gibi düşünceler yaşam sevincimi neredeyse alıp gidiyordu. 
Off pofff diye dolanırken evin içinde birden bu öykü geldi aklıma…
Bizi nelerle meşgul etmeye çalışıyorlar, nelere inanmamızı istiyor ve umutsuzluğa kapılmamızdan ne fayda sağlıyor olabilirler gibi pek çok soru sorarken buldum kendimi…
Televizyon izleyen, ülke gündemini takip eden birinin akıl sağlığını koruması ve geleceğe dair umut beslemesi mümkün değil bu ülkede.
Ve bu öykü ile birlikte analiz edince olan biteni, bu kasıtlı yapılıyor diye düşünüyorum artık. Hatta eminim.
Geçenlerde bir arkadaşım sohbet sırasında şöyle bir şey söyledi;
“Hocam dünya da hemen her şey tükendi.
Artık ülkeler ellerinde ki insan yığınlarını yani vatandaşlarını kitlesel veya ülkesel yönlendirmeler için kullanıyorlar. 
Bunun içinde insanları belli bir psikolojide tutmak zorundalar.”
Bu açılardan bakınca diğer konulara girmeyeceğim ama müfredatın yetersiz ve yanlış bilgilerle dolu oluşu, sınav sistemlerinin yaz boz mantığı ile bir gece de kaldırılışı ya da getirilişi, okulların durumu ve çocuklarımızın geleceği için duyduğumuz kaygı ve güvensizliğin sürekli tetikte tutulması gibi konular ülkemizde neredeyse huzurlu ve iyi hisseden bir aile kalmamacasına içimizi tüketti.
Çünkü dondurucunun bozuk olduğunu fark etmemizi istemiyorlar.
İçeriden açılmayan bir odaya bizi sokuyor ve kapının açılması için onlara ihtiyaç duyar halde beklememizi istiyorlar. 
Biz de hep birlikte üşüyoruz, donmak üzereyiz, yakında öleceğiz diye feveran edip duruyoruz. Birkaç akıllı bağırıyor “Dondurucu bozuk ölmeyiz merak etmeyin.
Ellerimiz uyuşmuyor, ayaklarımız hala hissediyor. 
Kalkın, buradan çıkmanın bir yolunu bulalım. Ölmeyeceğiz.” diyor ama dinleyen yok.
Hatta bazılarımız dereceyi görüyor ama “Yok yanlış görüyorumdur, onlar öleceksiniz diyorsa öleceğiz.” diye kendini tamamen bırakıyor.
Arkadaşlar;
Uzun zamandır dondurucu bozuk.
İçeride etlerle birlikte ölen Hasan gibiyiz çoğumuz. 
Hemen her gün yeni bir gündemle daha bir alt üst oluyor, daha bir uyuşuyor ve yazamaz, konuşamaz, söyleyemez hale geliyoruz. 
Güzel yurdumun iyi yürekli ve temiz vicdanlı insanlarının arasında, birbirimize düşman mışız gibi, her gün kavga, nefret, kötülük içindeymişiz gibi şeylere inandırılmaya çalışılıyoruz. 
Çünkü dondurucunun bozuk olduğunu fark etmemiz istenmiyor.
Elbette dünya var olduğundan beri olan kötülük her yerde hala var. 
Ama biz sokakta, evde, iş yerlerinde; komşularımızla, arkadaşlarımızla, dostlarımızla, yolda karşılaştığımız insanlarla birbirlerine şucu bucu demeden, selamı sabahı eksik etmeden, yardımlaşarak, paylaşarak yaşayabilen, birbirlerine gülümseyen ve el ele verebilen bir halkız. 
Ve fakat bizi tıktıkları odaya birileri hoparlörden sürekli bağırıyor;
Şunlar kötü, bunlar düşman, o şucu, bu bucu…
Bize kim olduğumuz unutturulmaya çalışılıyor. Oysa bir hatırlasak kendimizi, bir el ele versek, bir omuz omuza yaslansak, hepimizin oluşturacağı güçle içeriden açılmayan dondurucunun kapısını geçin duvarlarını aşar çıkarız…
Çıkmak zorundayız;
Çünkü çocuklarımız var!
Biz öldükten sonra bile onların nasıl bir ülkede ve dünyada yaşayacağını düşünmek ve gereğini yapmak gibi bir anne baba sorumluluğumuz var… 
Alıntıdır........

Salı, Ekim 04, 2016

Halk Filozofu Eşekleri Nasıl Kurtardı

Halk Filozofu Eşekleri Nasıl Kurtardı
80’li yılların sonu, maddi sıkıntıdan bunalan Filozof çoluk çocuğu toplar kendi yurduna Süleymanlı Köyüne göçer. Kış yaklaşır, havalar soğumaya başlar, Filozof sobada yakmak için dağ bayır dolaşarak çalı çırpı, tezek toplamakla meşgul iken; derelerde terk edilmiş çok sayıda başıboş eşeğe rastlar. Bir yaz çalıştırıldıktan sonra kışın yiyeceği yemden tasarruf etmek için vicdansız sahipleri tarafından kurtlara yem olmak için doğaya bırakılan bu hayvanlara acıyan filozof kendi derdini unutur. Öyle ya Filozofluk kolay mı, bu dilsiz varlıkların hakkını kim arayacak? sonra insani davranış ve evrensel ahlak “yaratılmışa zulmetmeyi” en büyük günah saymaz mı? Filozof kendi sıkıntısını unutur eşeklerin derdine düşer. Köye doğru düşünerek gelirken, Tv de haberlerde de en çok kulağına çarpan “Avrupa Birliği” aklına gelir. Ve doğru Köy imamının yanına varır. Onu da ikna ederek caminin mikrofonundan şu duyuruyu yaparlar: “Ey ahali aldığımız habere göre bir ay zarfında, Avrupa Birliğinden gelecek olan tüccarlar köyleri dolaşarak iyi bakımlı eşekleri satın alacaklarmış hem de iyi fiyatla, halkımıza duyurulur”. Bu haberi duyan hayvan sahipleri ıkıla-sıkıla o akşam hayvanlarını araziden getirerek ahırlarına bağlarlar. Aradan bir ay geçer, Köylü tüccarların nerede kaldığını sormaya başlayınca: “Niğde’ye gelmişler hatta Develi’nin köylerinde de alıma başlamışlar diye iş savsaklarken zaten bahar da yaklaşmış. “Avrupa Birliği” sayesinde eşeklere rahat bir kış geçirten Filozof, her türlü yokluğun içinde hayatının en keyifli dönemini yaşamıştır. Bu hadiseyi arkadaşlarına büyük bir keyf ile anlatırken kendi halinden zerre kadar bahsetmemiştir. Zaten onun en büyük vasfı da bu yönüdür. Sadece kızdığında bu hadiseyi hayatında yaptığı “en büyük kahramanlık” olarak anımsar.

Salı, Eylül 13, 2016

SAFFAT SURESİ

SAFFAT SURESİ
100 - "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"
101 - Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.
102 - Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
103 - Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.
104 - Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
105 - "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
106 - "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)
107 - Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
108 - Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.
109 - Selam olsun İbrahim'e...
110 - İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
111 - Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
112 - Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İSAKI'ı müjdeledik.
113 - Hem ona hem İSAKA'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var

Salı, Eylül 06, 2016

ELİYA KAZAN (1909-2003)

 ELİYA KAZAN (1909-2003)
1909 da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Annesi Germir’den Şişman oğullarından 1889 doğumlu Atene Hanımdır. Şişmanoğulları 19.yüzyılda Şirin ve Çorbacı mahallesinde oturmakta olup oldukça kalabalık bir ailedir. 1831 yılında Şirin Mahallesinde mukim Şişmanoğlu Murat (62,bohçacı) ve yeğeni 1817 doğumlu İsak, Atene’nin atalarıdır. Eliya Kazan’ın babası 1877 doğumlu Topuzoğlu Serafim, Kayseri İçeri Şar’da (Kazancılar Çarşısının güney tarafında) Eslim Paşa Mahallesindendir. Kendisinin de belirttiği gibi: “New York’ta birçok halı tüccarının Türk kökenli soyadı vardı ve Hıristiyan olan ilk adlarını çok dilli kentte bile gizli tutarlardı.” Zira bizdeki nüfus kayıtlarına bakıldığında Kazan/Kazanoğlu soyadı Ermeniler arasında yaygın olup Rumlarda pek rastlanmaz. Baba Serafim, ABD ye gittikten sonra halı ticareti yaparken, Ermeni ve Yahudi tüccarların arasında tutunmak için, adını “George Kazan” olarak değiştirmiştir. Anadolu’da yeni doğan çocuklara dedesinin adını vermek âdet olduğundan, Serafim oğluna babasının adı olan Eliya yı vermiştir. Topuzoğlu ailesinden amca Stavro öncülüğünde, Serafim 1913 de eşi Atene ve iki oğlu ile birlikte ABD ye gitmişler. Daha sonra Serafim Kayseri’de bıraktığı babası ile birlikte eşi ve altı çocuğunu da ABD ye getirirken, babası vapurda vefat eder ve cenazesi denize atılır. Kendi anlattıklarından anneannesinin Karayusuf/Karayasef oğullarından oluğunu öğreniyoruz. Karayusuf oğulları da köklü ailelerden olup 19.yy sonlarında Germir-Balaban Mahallesinde mukimdir. Yine Eliya Kazan, annesinin baba tarafından dedelerinin “Murat, ninelerinin de Sultan, Türk adı” taşıdıklarını, onlardan kendisine geçen evlerindeki İncilleri: “Elimde bir tane var Türkçeydi.” diye yazmakta.
Babasının muhasebecilik tahsili yaparak kendi işinin başına geçmesini arzu etmesine rağmen, annesi ile birlikte ortaokul sekizinci sınıfta hocası olan Miss Shank Onu Williams güzel sanatlar kolejine yönelterek kendisini “Oskar’a” götüren sanat yolunu açmış oldular.
Okul yıllarında “dillerine yabancı, göçmen” çocuğu olmasından dolayı kulüplere bile kabul edilmeyerek devamlı dışlanmıştır. Bu duygularla kendisini tanımlamaya çalışırken “evde annem Yunan yemekleri yapardı” veya “babamla annem aralarında Yunanca konuşurlardı” gibi ifadeler kullanarak “Yunan” asıllı imiş gibi bir tavır sergileme ihtiyacı duymakta.. Hâlbuki baba Serafim hastanede yatarken başucunda Erciyes Dağının resmi asılı olduğu halde, hemşirelere Türkçe küfürler savuruyor, kendisini Türkiye’ye Kayseri’ye götürmesini orada “evin arkasında” ki meyveleri tadıp, Erciyes’in eriyen kar sularından içmek istediğini oğlundan yalvararak rica ediyordu. Kazan kendisine dönüp ABD toplumu ile “uzlaştıktan” sonra “ısrarla kendisinin 'Anadolulu' olduğunu söylerdi. 
Zira ismi (Eliya) bile Anadoluludur. Eski nüfus kayıtlarında Elya olarak geçen Aliya/Eliya şeklinde söylenen Elya; Tevrat’ta Yerye, İncil’de Elya, Kuran’da Ali dir.
Deniliyor.
1955 yılında geldiği Kayseri’de Belediye Başkanı Osman Kavuncu tarafından ağırlanan Kazan, anasının köyünü de ziyaret etmiştir. Kayseri’de gördüğü dostça, candan sıcak alaka karşısında çok etkilenmiş olup,1960 yılında Yassıada da hapis olan ve aralarındaki samimi münasebet sonucu “kardeşi” olarak gördüğü Osman Kavuncuyu ziyarete gelmiştir. Atalarının göç edip gittikleri toprakları görmek onda adeta bir “sıla hastalığı” na dönüşmüştü. 
1997 yılında İstanbul’a gelmiş ve gazetelerde buradan Kayseri’ye gideceği haberleri yer almıştı. Erciyes Ünv. Rektörü Sn. Mehmet Şahin Eiya Kazanı kaldığı otelde telefonla arayarak Kayseri’ye geldiğinde Üniversitenin misafiri olarak beklediklerini söylemişler ve o da kabul etmiş. Ertesi günü hava alanında karşıladık ve beraberinde Z.Livaneli olduğu halde üniversiteye geldiler. Her nedense Livaneli içeri girmedi Rektörlük kapısında bekledi ve Kazan kahvesini bitirmişti ki Livaneli gideceklerini söyledi ısrarlara rağmen durmadı Eliya Kazanı aldı gitti. Ertesi gün Milliyet Gazetesine “Çiçeksiz Köy Germir” başlıklı bir yazı yazarak Germir’i tahkir etti. 
Eliya Kazan Erciyes Üniversitesinden ayrıldıktan sonra babasının halıcı dükkânının olduğu Kapalı Çarşı'ya gitmiş. İç Bedesten de “her halde babamın dükkânı şunlardan birisi olmalıdır, beni yalnız bırakanız babamla konuşacağım” dedikten sonra, orada oturduğu bir iskemlede iki saate yakın tefekküre dalmış ve burada: “Ben ne Rumum ne Türk ne de Amerikalı. Ben Anadoluluyum” diyorlar.

Kaynak  H. Cömert 

Salı, Ağustos 16, 2016

Kayseri

Resim yazısı ekle

Pazartesi, Mart 21, 2016

ÖMER ABİM.

Bilgisizliğimi sundum durdum aleme;
Bir yoksulluk karanlığı çöktü gönlüme;
Utandım günahımdam, müslümanlığımdan:
Bundan böyle zünnar takacağım belime.

ÖMER ABİM.